Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, “Tarih sahnesine çıkışından
günümüze kadar Türk kültürünün bütün boyutlarını ve dinamiklerini
araştırmak ve incelemek, kongre, sempozyum ve benzeri bilimsel toplantılar
düzenlemek” üzere 1961 yılında kurulmuş bilimsel bir dernektir. Kurulduğu
günden bugüne dek yani 64 yıldır, amacı doğrultusunda yüzlerce yayın ve
toplantı yapmıştır.
Enstitünün çalışma alanı doğrudan doğruya Türk dili, tarihi, edebiyatı…
Kısaca Türk kültürüdür. Bu sebeple son günlerde dolaşımda olan Türk millî
kimliği ve tarihiyle ilgili söylemler konusunda enstitümüzün bir açıklamada
bulunması zorunluluk olmuştur.
Milletimizin adı 1500 yıldan beri kesintisiz olarak Türk’tür. Moğolistan’ın
ortalarında, Orhun ve Tola ırmakları kıyılarında dikilmiş bulunan Tunyukuk,
Köl Tigin ve Bilge Kağan anıtlarında milletimizin adı tam 76 kez Türk olarak
geçer. Göktürklerle ilgili Çin kaynaklarında da milletimizden bahseden
bölümlerin adı “Türkler”dir.
Göktürkleri izleyen Uygur, Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde de
milletimizin adı hep Türk, dilimizin adı hep Türkçe / Türk dilidir. Osmanlılar
sanıldığı gibi dillerine Osmanlıca demiyorlardı, Türk dili diyorlardı. Osmanlı
şairleri hakkında bilgi veren şuara tezkirelerinin hepsi Türk diliyle yazan
şairleri eserlerinde bir araya getirdiklerini söylerler. Osmanlı lisanı tabiri ancak
1850’de ortaya çıkmış ve Türkçe terimiyle birlikte 60-70 yıl kadar kullanılmıştır.
2. Abdülhamid dönemindeki 1876 anayasasına göre de devletin resmî dili
Türkçedir.
Ana yurt dışında kurulan Gazneliler, Delhi Türk Sultanlığı, Memlüklüler,
Babürlüler gibi hanedanlar da hep Türk olarak anılmışlardır. Türkistan, İdil-
Ural, Azerbaycan ve Anadolu’da kurulan hanlık ve beylikler de aynı şekilde
Türk olarak tarihe geçmişlerdir.
11. ve 12. yüzyıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulan ilk Türk
beyliklerinin adları dahi onların Türk kimliğini göstermeye yeter:
Saltukoğulları, Mengüçekoğulları, Dilmaçoğulları, Yınaloğulları,
Sökmenoğulları / Ahlatşahlar, Çubukoğulları, Artukoğulları.
Tarihin birçok döneminde Türkler dünyanın büyük güçleri arasında yer
almışlardır. Meydana getirdikleri tarih doğrudan doğruya onların eseridir;
hiçbir kavim veya etnik grupla ortak olarak meydana getirilmiş bir tarih
değildir. Malazgirt’ten Varna ve Kosova savaşlarına, Miryakefalon’dan Mohaç
ve Preveze’ye kadar bütün zaferler bizzat Türklerin eseridir. Tabii ki
ordularında zaman zaman Türk olmayan unsurlar da bulunmuştur ancak bu
unsurlar hâkimiyetleri altına aldıkları unsurlardır ve savaşları yönetenler Türk
hakan ve komutanlarıdır. Ankara savaşında Yıldırım Beyazıt’ın ordusunda
Sırplar da var diye bu savaşın Osmanlı tarafını Türk-Sırp ortaklığı olarak
adlandırabilir miyiz?
Türk devletleri hâkim bulundukları coğrafyalardaki bütün halkları egemen
güç olarak yönetmişlerdir. Osmanlı Türk devleti de Anadolu, Balkanlar ve
hâkimiyet altına aldıkları bölgelerdeki bütün halkları yönetmiştir. Bu durum,
Osmanlı Devleti’nin bütün o halkların ortak devleti olduğunu göstermez.
Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’nın hâkim gücü olan Türk milleti üzerine
kurulmuştur. Mustafa Kemal, İkinci Meşrutiyet döneminin Türkçü ortamı
içinde yetişmiş büyük bir Türk milliyetçisidir. Onun ve arkadaşlarının
Cumhuriyeti Türk’ten başka veya Türk’e ortak kimlikler üzerine kuracağı akla
dahi gelmez. Göğsünü kabartarak “Ne mutlu Türküm diyene!” diyen Mustafa
Kemal kendisine tevdi edilen “Atatürk” soyadını da büyük bir memnuniyetle
kabul etmiştir.Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk kimliği ve tarihi üzerindeki
yanlış ve yanıltıcı söylemlere karşı doğruları söylemeyi bir görev kabul ederek
bu açıklamayı yapmıştır. Enstitümüz bundan 12 yıl kadar önce de bu ve benzer
konuları ele almış ve ayrıntılı bir rapor hazırlamıştır. Açıklamamıza ek olarak
o raporu da kamuoyuna sunuyoruz.
TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜNDEN ZORUNLU BİR AÇIKLAMA (1)


